« Önceki |

28/12/2009

Bir Olmak Varken

Dil yetmez. Söz dönmez. Kelimeler yetersizdir. Duygular coştuğunda tutulur tüm evren. Lal olur her şey. Cümle alem sükuta keser. Bütün kainat taş keser. Ve bilcümle mahlukat akan coşkuyu seyre dalar. Sadece seyir. Göz kapakları donmuştur artık..Seyreyler aşka gelişini duyguların.

 

Oysa o kabaran dalgaların içinde olmakla anlaşılır her şey. Onlarla bir olup akmakla...Yeri geldiğinde durgun, dingin...Yeri geldiğinde hırçın...Kah taşlara çarpıp köpürerek, kah engelleri devirerek, kah yolu değiştirip yatağını bularak...

 

Bunu anlayabilir elbette insan. Cümle alemden beklemez anlamasını. Seyreyler, dinler, okur, düşünür, hayal eder, konuşur....Ama bu duygu yoğunluğunu anlamazsa birlikte akmış iki yürek...İnanmazsa...İşte boşunadır her şey o vakit. Hiç yaşanmamış kabul edilir. İnkar edilir bütün güzellikler, mutluluklar, insani olan her şey...Bir olmak varken, birlikte olmak isteğinden öte geçememiştir aşk demek..Artık sözün bittiği yerdedir yürek..

 

  

"sevda yakayı ele vermektir,

ben masumum diyebilmektir biraz da sevda,
bunu biliyorduk, bunun için ağlamıştık,
uyanır uyanmaz başlıyorduk ağlamaya
sarılıp sarılıp ağlıyorduk
yorulup uyuyana kadar ağlıyorduk sevgilim
dokunuyorduk su deyip suya deyip su içen kelebekler gibi
susuz kalan gözlerimiz gitgide ağır ağır soluyordu
o gül, gitgide ağır ağır soluyordu rüzgarla
tenlerimizde tenlerimize ait birşeyler dokuyorduk
oysa ısrarlı bir çocuk gömleği var bu gece üstümde
siyah, cepsiz, buruşuk ve kirli
dayak mı yedim, dayak mı attım, söyleyemem
senden bana seken bir yürek " K. Mutlu

 


 

29/9/2009

Işığı Kim Söndürdü?

Adam köşebaşında durduğunda yağmur şiddetini artırmış, içinde kaybolacağı toprağı arayan sular Taksim'den Sıraselvilere hızla akarken nerdeyse yoldan taşıp kaldırıma yükselmişti. 'Ne zaman kulaklarıma bir şarkının tatlı nağmeleri çalınsa, yağmurlar yağıyor İstanbul'a' diye geçirdi aklından. Yağmur bir anda bütün insansı güruhu temizlemiş, herkesi saçak altlarında toplamıştı. Ortada ne bir toprak kokusu vardı insanın içini hoş eden, ne de tatlı bir serinlik.

Yağan yağmura bomboş bakarken ışığı düşündü adam. Hayatında böyle bir ışık görmemişti hiç. O kadar parlak, o kadar göz alıcı ve büyüleyiciydi ki. Onu ne zaman görse nutku tutulur, yüreği deli gibi çarpar hüznü ve mutluluğu birarada yaşardı. Yaşamla ölüm arasında bir çizgiydi sanki bu ışık topu.

Bu ışıkla birlikte gelen huzurlu bir ses kulaklarına fısıldadığında semaya kollarını açıp kendinden geçerek adeta göğe, ulaşılmaz uzalıktaki ışığa yükseldiğini hissederdi. Beyaz ışık. Işık da ona doğru ışık hızında koşardı. Fakat bir türlü vuslat gerçekleşmezdi. Tüm cümle alem, bütün mahlukat beklerdi bu buluşmayı. Ancak onlar yaklaştıkça birbirlerine, aradaki boşluk sanki katlanarak uzardı. Her ne kadar uzasa da aradaki boşluk, o huzur dolu fısıltıyı, kulaklarındaki aynı tatlı okşayışı hissederdi. Giderek hüzne yaklaşan ses, yalnızlığın orta yerine bir bıçak gibi saplanırken gök dayanamaz ağlardı. Adamın kumdan kale gibi gördüğü bütün korkuları çelik bir duvar olup ayak direrken, göz yaşları sel olur akardı.

Sel olur akardı yağmur Beyoğlu'nda, ne zaman bir şarkının tatlı nağmeleri çalınsa kulaklarına.

Bir ışık kümesi patlardı sonra boğazın mavi sularında. Ve ışığın dansı başlardı bütün gözleri kendine kilitleyen bir muhteşem gösteriyle. Bütün yürekler aynı anda çarpar ve aynı ezginin tatlı ritimlerini bütün hücrelerinde hisseder ve eşlik ederdi herkes. Kutsal bir görsel şölene dönüşür, huşu içinde her şey içsel bir huzura kavuşurdu sanki.

Birden uyandı.

Yağmur ne zaman dindi, hava ne zaman karardı anlayamadı. Ne kadar zamandır bu köşe başında bekliyordu. Bir anda kim olduğunu bile unutmuştu. Üzerinde ıslanmadık bir şey bırakmayan yağmurdan sonra şimdi de içindeki tüm duygularını, hayallerini, düşüncelerini ıslatan bir yağış başlamıştı. Gözlerinde engel olamadığı yaşlarla yürürken önünü görmekte zorlanıyordu. Firuz Ağa Camisinin altındaki çay bahçesine geldiğinde her şeyi hızla geriye doğru düşünmeye başladı. Zamanı geri almanın imkansızlığında çaresiz, bir başına kalakalmıştı. Açmazlara düşüp yenilgiyi boynu bükük kabul etmekten başka yapacak bir şeyi yoktu.

Büyü bozuldu.

Her şey bitti.

Umutları, özlemleri, aşkları ve yaşanan ne varsa hepsini alıp götürdü yağmur. Korkuların yıkılamayan kaleleri ve yalnızlığın değişmeyen kaderi kaldı ayakta yalnızca.

Olmadı dedi adam. Başaramadım. Işığı yakalayamadım.

Aynı savaşı kaç kez yineledi hatırlamıyor ama çıktığı her seferden yenilgiyle döndüğünü iyi biliyordu. Artık gücü tükenmiş, üstelik bütün savaş donanımlarını da yitirmişti.

Her şey bitti işte.  Her şey kayboldu. Gözlerim hiç bir şey görmüyor. Kulaklarım duymuyor. Ellerim hiç bir yere uzanmıyor. Bağırmak istiyorum dilim dönmüyor. Sonrası...Sonrası her yer karanlık, zifiri karanlık. Hani ışık...

Işığı kim söndürdü?

7/9/2009

Sağol Mustafa Hocam

Mustafa Akaydın hocadan alınacak çok dersler olduğunu düşünüyorum. Doğruları savunmak her ne pahasına olursa olsun tutarlı ve kararlı olmak bir erdemdir. Bu erdemi gösteremeyenlere söylenecek yığınla sözcükler var lügatta ama, terbiye sınırlarını zorlamayalım isterseniz.

O şimdi bir milyon kent nüfusuna sahip bir ilin, turizmin başkenti  Antalya’nın Belediye Başkanı. Mahkeme kadıya mülk değildir anlayışını çok iyi bilmekteydi Mustafa Akaydın Hoca. Bu yüzden doğru bildiği gerçekleri haykırdı hep. Üstüne o kadar geldiler, onu o kadar zor durumlara soktular ki o hep dimdik ayaktaydı. O, halkına ve öğrencilerine güveniyordu. Tutarlı ve kararlı olduğu kadar yalnızdı da Mustafa Hoca.  Ama hiç dert etmedi, onu ayakta tutan inançları, ilkeleri, değerleri  vardı. Çünkü onu insan eden değerlerini yitirirse, insanlık onurunu ayaklar altına almış olurdu ki o da asil duruşuna yakışmazdı Mustafa Hoca’nın. Yıllarca öğrencilerine verdiği derslerin de bir anlamı kalmayacaktı o vakit. O, onurunu ayaklar altına almadı, aldırtmadı. Attığı her adımla adeta Tevfik Fikret’in bir sözünü sanki pratiğe döküyordu Mustafa Hoca, ‘Hak bildiğin yolda yalnız yürüyeceksin’. Halk onun tutarlı, onurlu duruşunu unutmayacak ve ona hak ettiği değeri mutlaka verecekti bunu da biliyordu.

Öyle de oldu. İşte o güzel insanlar bu yüzden onu 30 bin öğrencili çok sevdiği kampüsünden koparan ellere inat,  alıp turizmin başkenti Antalya’nın başına getirdi.

Sağol Mustafa Hocam… Bizlere insanlık borsasında hızla değer kaybeden insan olmanın erdemlerini anımsattın yeniden. En zor koşullarda bile erdemli olabilmeyi, erdemli kalabilmeyi öğrettin. Kişisel çıkarlar için inançların satılmaması gerektiğini gösterdin. Ve toplumsal sorumluluğunun gereğini  en güzel şekilde yaptın. Saolun Antalyalılar böylesine erdemli bir insana sahip çıktınız.

Sağol, varol Mustafa Hocam.

En güzel erdemlerin bile haraç mezat satıldığı böyle bir zamanda herkesin Mustafa Hocayı iyi okumasını, iyi tahlil etmesini salık veriyorum. Ve diyorum ki darısı diğerlerinin başına..

3/9/2009

Hazır Dünya

Gittikçe monoton bir hal almakta yaşam. İnsanlar hep aynı şeyleri yapmakta. Evden işe, işten eve.  Aynı kısır döngü. Aynı caddeler, aynı sokaklar, aynı yüzler... Arkadaş çevresi hep aynı. Zaman zaman bir araya gelmeler. Ama maalesef konuşulanlar da hep aynı şeyler. Zaten konuşulsa da herkes kendi kendine konuşmakta.

Tekdüze bir yaşamda yok olup gitmekte birey. Üretim de yokolmakta. Kendine yabancılaşmakta insan her geçen gün hızla...Eskiden sanırım üretime daha bir önem veriliyordu. Daha değerliydi emek verilerek hazırlanan bir yemek, bir elbise, bir oyuncak, bir sevgi. Ama artık üretmeden tüketmeyi seviyoruz. Üretmek zordur çünkü...emek ister, sabır ister, zaman ister..Hazır kahvede bulamazsınız aşkın tadını, mandabatmaz dururken..

Oysa çağımızda her şey hazırcacık sunulmakta insanın önüne...

Bir yazarın kitabını alıp okumak mı istediniz? Zahmet etmeyin efendim, gözlerinize yazık.. Şimdi o kara satırları tarayıp yorulacak..O eserin filmi var, cd'si var, alın izleyin. Okuma zahmetinden kurtulun.

Evde çorba mı yapacaksınız? Gerek yok bu eziyete ve zaman kaybına...Yorulduğunuza değmez efendim. İstediğiniz, hatta adını bile hiç duymadığınız hazır çorbalar var...Alın hemencecik yapın. Ama tutmazki yerini içine aşk konulmuş, sevgi konulmuş bir menemenin.

hazır mutfak
hazır banyo
hazır beton
hazır giyim
hazır oyunlar
hazır yufka
hazır doğum günü mesajları

Bazı hazırlar teknolojinin bize getirdiği büyük rahatlık. Çok güzel. İnsanın rahat yaşamasının bir gereği olarak günlük hayatımızda yerini aldı. Bazıları bizleri hazırcılığa, tembelliğe yöneltti...

Hazırcılık iç dünyamıza da yansıyınca,  yaşamdan tat alamaz olduk. Çünkü üretmek için yorulmaya gerek yok ki hazırı var. Üretmenin tadını algılayamayan insan artık sadece tüketmeye başlar. Üretmeden tüketmenin dayanılmaz hafifliği iliklerine kadar işler. Ama tüketmek için para lazım. Hazırcı yaşamanın vazgeçilmezi o. Para...para...para... Para kazanmak içinse artık her yol mübah...İnsanın mutluluk araçlarından biri olan para şimdilerde amaç oldu. Hazır para yok. Para kazanmak için maalesef emek harcamalısınız. Yaşamınızı güzelleştirmek için harcamadığınız emeği,  hazırları satın almak için para kazanırken harcamalısınız...Bu dünya böyle işte; paran kadar mutlu, paran kadar sağlıklı, paran kadar insansın ne yazık ki.

hazır aşklar
hazır sevgiler
hazır acılar
hazır düş kırıklıkları
hazır mutluluklar
hazır kadınlar
hazır erkekler
hazır gülümsemeler

Ama dostlarım gün gelecek bu hazırlar bitecek. Neden mi?
Çünkü "hazıra dağ dayanmaz"
"ve bir kere vakt erişip
'gayrık yeter!...' demesinler.
bunu bir dediler mi
'İsrafil surunu urur
mahlukat yerinden durur'
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmaya" (*)

(*) Nazım Hikmet

2/9/2009

Bırakınız dönsünler (köşeyi)

Polisin siyasi suç unsuru olarak el koyduğu Atlının Türküsü adlı kaseti Emniyet Müdürlüğünde polisler bana "niye dinliyon lan bu komünisti" diye sorduklarında henüz 17 yaşımı yeni bitirmiştim. 1984 yılıydı ve çiçeği burnunda bir Üniversite öğrencisiydim.

Dinlediğim kaseti ezgi ve sözleri hoşuma gittiği için bir arkadaşımdan ödünç almıştım. Kaset 80 öncesi yıllarda satın alınmış, 12 Eylül darbesiyle şofben bacalarında saklanarak günümüze gelmişti. 'Bir takım' sanatçıları dinlemenin, 'bir takım' gazeteleri okumanın, siyasi olmasa da hükümete yönelik bir eleştirinin bile korku yarattığı yıllardı. 12 Eylül darbesinin ardından dört yıl geçmişti ama hala herkesin birbirinden kuşkulandığı, konuşmaya korktuğu, ihbarların, ihanetlerin, idamların birbirini izlediği bir korku imparatorluğu çağıydı o zaman dilimi...

O 'komünist'(!) sanatçı o zor yıllara rağmen kasetler çıkarmayı sürdürmüş, yurt içinde ve yurt dışında konserler vermişti. Aslında

çoğunuzun yakından tanıdığı bir isim. Zülfü Livaneli...

Yaşadığımız şehirde bir konser vereceği zaman, onu dinlemek için cebimizdeki öğrenci harçlığımız yetmez türlü yollara başvururduk. (Bunlardan bir tanesi elimize fotoğraf makinesi alıp içeriye gazeteci kılığında girmekti.) Ne onun siyasi görüşü, ne yasaklı olması umurumuzda bile değildi bizim. 'Peki ne vardı onda sizi çekecek?' dediğinizi duyar gibiyim. Ne vardı biliyor musunuz?. İdeallerimiz vardı bu sanatçının şarkılarında. Özlemlerimiz, aşklarımız, hüzünlerimiz, acılarımız, sevinçlerimiz...Yani 'biz' vardık. Ve belki en önemlisi umut vardı bu şarkılarda... 'güzel günler göreceğiz çocuklar, motorları maviliklere süreceğiz, inanın çocuklar' diyen Nazım Usta gibi biz de inandık o şarkılara, o şarkıları söyleyen insana...Sevdik herşeyiyle...O Zülfü Livaneli'ydi.

Geçenlerde bir televiyon kanalında küfürler savururken gördüm Zülfü Livaneli'yi. Kendisini 'Özgürlük' adlı şarkısını bir GSM firmasının reklam filminde kullanmasına izin vermesinde dolayı eleştirenlere veryansın ediyordu. Adeta kendini kaybetmiş salvo verip veriştiriyordu. Çok şaşırdım...Ve bir o kadar da üzüldüm.

O küfürler, o edep dışı sözler...Hiç yakışmadı ona...

Özgürlük şarkısının bir GSM şirketinin reklam filminde çalınması kendi adıma söyleyeyim 'umurumda bile değil' ...Zülfü Livaneli burda yüksek düzeyde para elde etmiş 'beni hiç ilgilendirmez' Yok o parça topluma mal olmuşmuş da, nasıl olur sermayeye peşkeş çekermiş de...Falan da filan... Köşeyi dönenleri rahat bırakınız...Geçmişini tasfiye edenleri ve onların eserlerini hala dost gibi görmeyi terkediniz ve bundan böyle de insanları putlaştırmayınız...

12 Eylül 1980'den sonra kimi gençler idam edildi, kimi cezaevlerinde yıllarca yattı, kimileri işsiz kaldı, dışlandı ve acılar içinde ölüp gitti. Kimileriyse dört eğilimi birleştiren(!) Özal'a tutunup köşeyi döndü.  Köşe dönenleri bırakın artık onlar hayatlarını huzur içinde yaşasınlar...

Şimdi neyin kavgasını veriyorsanız ey insanlar artık o kör uykularınızdan uyanın. Çevrenizde olup biten hiç bir şeye de bi daha olağan gözle bakmayın. Uyanın...Uyanın...